Bir “Canavar” Doktor Efsanesi: Dr. Jack Kevorkian


Jack Kevorkian, Dünya Savaşı sırasında Anadolu’dan göç eden Ermeni bir ailenin çocuğu olarak 1928 yılında Michigan eyaletindeki Pontiac kasabasında doğdu. Kendisi patolog olmasına karşın resim ve müzik gibi birçok alanda da yeteneği olan bir doktor. Sanatsal yetenekleri olan Jack Kevorkian’a verilen ünvanı pek de iç acıcı değil aslında. İsmi Jack olmasına rağmen genellikle ona “Doktor Ölüm” deniliyordu. Hatta kartvizitinde yer alan yazılar şöyleydi: “Jack Kevorkian. Tıp Doktoru. Özel Ölüm Elçiliği. Sadece randevu ile”. Peki ne olmuştu da Dr. Jack bu ironik kelimeyi kendisine uygun görmüştü?

Dr. Jack’in yukarıda okuduğunuz ilgi alanlarının dışında bir ötenazi savunucusu olduğunu biliyor muydunuz? Peki ötenazi nedir? Ötenazi; ilk defa filozof olan İngiliz Francis Bacon tarafından gündeme gelmiştir. Grekçe “eutanasia” kökünden gelmektedir. “Eu” iyi, güzel, “thanatosis” da ölüm anlamına gelmektedir. Ötenaziyi; tıbbi yöntemlerle hafifletilemeyen, bedenen ve ruhen, sürekli ve dayanılmaz acılara maruz kalan ve hastalığının iyileştirilmesini bugünkü tıbbın gerçekleştiremediği hastaların ızdıraplarına, onların “göreceli” olarak kolay, ağrısız ve acısız bir biçimde öldürülmesi ile son vermek şeklinde ifade etmek mümkündür.

Ötenazi kavramı tıp doktorlarının olduğu kadar, hukukçuların, felsefecilerin ve din adamlarının arasında da anlaşmazlığa neden olmakta, aralarında anlam kargaşasının oluşmasını körüklemektedir. Buna örnek verilecek olunursa Dr. Jack’in 1990’lı yılların başında ilk randevusunu, Alzheimer hastası Janet Atkins almıştır ve böylece Dr. Jack’in ilk ölüm elçiliği de bu şekilde başlamıştır. Kevorkian’ın Volkswagen minibüsünün arkasında kendi icadı olan Mercitron adını verdiği “Ölüm İcadı” makinesi ile koluna zehri (potasyum klorid) enjekte ederek, 54 yıllık ömrüne çektiği acılara bağlı olarak son vermiştir. Tabii ki Janet Atkins ilk başvuran ve kendisini ölüm icadının sunmuş olduğu sonuçlardan faydalanan ilk insan değil, onunla birlikte toplam 130 kişi başta tıp dünyasını ve onu takiben bu ötenazik davranışın savcılığını da ayaklandırarak o dönemin popüler konusu haline gelmesi ülkede gündem yaratmaya yetmiştir.

Doktorluk yapması yasaklanan, ancak eyalette ötenazi karşıtı bir yasa olmadığı için hapse atılmayan Kevorkian gizli saklı işine devam etmiş. Kimi gün bir otel odasında, kimi zaman hastasının evinde, ötenazi karşıtı sivil toplum kuruluşları yetişmeden gerekeni yapmış. Kevorkian, hastalarını ilk olarak ziyerete gidiyor, öykülerini dinliyor ve onların ölüme gerçek anlamda hazır olup olmadığını test ediyor bu esnada diyologlar bir video aracılığı ile kaydediliyor. Görüşme sonlandığında uygun görmediklerini geri çeviriyor. Bu arada doktora başvuranların büyük bir kısmı Alzheimer, Parkinson, ALS hastaları… Üstelik Kevorkian ne hastalarının psikiyatristleriyle ne de doktorlarıyla irtibat kurmuş. Kendi istekleri ve Jack Kevorkian’ın asistanlığında yaşamlarına son veren hastalardan Frank Long’un “akıl hastasıdır” raporu varmış. Judith Curren’a intiharından önce uzunca bir süre kendi kocası tarafından gizlice anti-depresyon ilaçları verildiği saptanmış. Bunlarda içlerinde bulunan istisnalardan birkaçı.

1998 senesinin Kasım ayında, CBS’in meşhur “60 Dakika” programının yapımcısı Mike Wallace, bir ötenazi seansını yayınlamak gibi dahiyane bir fikir attı ortaya. Bay Ölüm, yayını kabul etti. Thomas Youk adlı bir hastanın, vücuduna enjekte edilen zehirin etkisiyle yaşama veda edişini kaydettiği videoteybi Kevorkian kendisi yolladı CBS’e. 22 Kasım Pazar günü yayınlanan “TV’de Ölüm” 15 milyon kişi tarafından izlendi. Olan biteni basın aracılığı ile izleyen Amerikan halkı ikiye bölünmüştü. Bir tarafta acı çeken, çaresiz insanların ölme hakkını savunanlar, diğer tarafta ise Dr. Jack Kevorkian’ı Tanrı’dan rol çalmakla suçlayan muhafazakar kesim sürekli fikir uyuşmazlığı içerisindeydiler. Belirtilen bu fikir uyuşmazlığı, hastanın kendi hür iradesiyle, kararını hiç kimsenin baskısı altında kalmadan vererek, tehdit unsuru içermeden kendi doktoru ile görüşmesi sonucu oluşturulan ortaya konmuş bir karar iken neden diye insan kendini alamıyor?

‘You Don’t Know Jack’ filminde de belirtildiği gibi; 1946 yıllarına kadar eterin bayıltma amacı ile kullanılmadığı açık kalp amelyatlarında hastaların canlı bir şekilde operasyon geçirilmesinin adil olup olmadığı ya da acı çeken ve son nefeslerini alan bir kanser hastasının ölümünün geciktirilmesi ile hastanelerin bundan para kazanması, ilaçların para verilerek tedarik edilmesi ve böylece ölmenin bedeli olması aksi takdirde durumu olmayan insanların ilacı tedarik edemeyerek acı çekip sürünerek bedelini ödemesi mi gerektiğini düşünmüyor da değilim. Peki siz ne düşünürdünüz?

 


Beğendin mi? Arkadaşlarınla paylaş!

52

Diğer Beğenebileceğiniz Paylaşımlar

Daha Fazlası: Bilim

Diğer Paylaşımlarımız